CAN SIKINTISI İnsanların, birbirleriyle ya da başka şeylerle neden uğraştıklarını biliriz, çünkü aynı şeyleri hissederiz: can sıkıntısı. Can sıkıntısı, oyalanacak birşey bulamayan insanların, yanlarından ayrılmak bilmeyen konuktur. Hep bu konuktan yakınır dururlar, onu kovmaktan korkarlar; tanrı misafiri olma olasılığını düşünürler. Ama bu konuk da yüzsüz olmaya başlamıştır, ona karşı yüzlerini ekşitmeye başlamışlardır. Sanki, bu durum konuğun daha bir hoşuna gitmiştir. Artık, yüzüne karşı "defol" diyebilecek gücü kendilerinde bulurlar, ancak konuğun cevabı çok daha acı olur: "Ben artık, ev sahibiyim!" der. Bu duruma hazırlıklı değillerdir; ne diyeceklerini bilemezler, boyunlarını bükerler, düşünmeye başlarlar. Nihayet bir cevap bulurlar, "İyi o zaman, ev senin olsun, ben gidiyorum" derler. Eski konuğun "Nereye?" sözünü işitemeden, çeker kapıyı çıkarlar. Düşünmüşler düşünmesine ama düşüncesizlik de etmişlerdir; eski konuk neler söyleyecekti. Belki bu tutum, onu utandıracaktı, bunu ölçmeden uzaklaşmışlardı. Kimbilir, belki de kararlarının yapmacık olmadığını göstermek için bu yöntemi seçmişlerdi. ---- Can sıkıntısı çeken birine, rahatlıkla istediğinizi yaptırtırsınız. Neden? Adam, halinden kurtulmak için arayışlar içerisindedir zaten, sizin teklifiniz de birazcık süslü ise, seyredin o kişinin eğlenişini. Nasıl olur da bu kadar zevk alıyor, diye şaşırırsınız ama buna hakkınız yok. Aynı şeyi siz de ilk yaptığınızda benzer bir durumdaydınız, biraz bekleyin, o adam da sizin gibi düşünmeye başlayacak. Peki ülkeler neden birbirleriyle savaşır? Cevabı basit, can sıkıntısından! Savaşı başlatan ülkeler genelde sorunları olmayan ülkelerdir. Sataşacak birşeyler bulmaya çalışırlar; buldukları da bu olur. Ben, neden bu konuyu seçtim? Çok kolay, can sıkıntısından! Tüm bu sıralananlar tamam, can sıkıntısından, ama başka sebepler yok mu? Can sıkıntısından dolayı bir ülke diğerine savaş açarsa; diğer ülkenin de mi canı sıkıldığından savaşa girer? Bu düşük bir ihtimal. Diğer ülke bunu, canını sıktıkları için yapar. Bu arada ben, yazıyı bırakıp; kalkıp birkaç hamlede bir adet sinek öldürdüm. Bunun sebebi, can sıkıntısı değil; sineğin canımı sıkmasıydı. Bu örneklerden anlaşılıyor ki, can sıkıntısı ayrı can sıkılması ayrı şeydir. Hani birisi size beklemediğiniz birşeyler söyleyince canınız sıkılır ya, ama öte yandan başıboş haldeyken de can sıkıntısıyla kıvranır durursunuz. Can sıkıntısını bilmeyenler kimlerdir bilir misiniz? Çocuklar. Onlara vereceğiniz ufacık bir şeye, onların büyük bir sevgiyle karşılık verdiğini görürsünüz. Çocukları sevme nedeninizi hiç düşündünüz mü? Cevap, işte bu! Onlar böyle davranmayacak olsa, şimdi sevdiğiniz gibi sevebilecek miydiniz? Onlara da, başkalarına takındığınız tutumları takınmayacak mıydınız? Bir grubun, bir kişinin yolunu kesmesinin nedenini artık biliyoruz: can sıkıntısı! Yolu kesilen kişinin, yolunun kesilme sebebi, ne can sıkıntısı, ne de canını sıktıkları için. Peki neden? Can sıkıntısız bir ömür dileklerimle... -------------------------- M. Birgin (Eylül 2003) |
• Deneme |
Deneme |
YILAN Kenan, annesinden izin almaya çalışıyordu. Annesi pek gönüllü değildi, üstelik havalar da çok sıcaktı. Kenan, sonunda onu iknâ etmişti, yarın babasının şehire gidecek olmasından faydalanarak, birkaç arkadaşıyla birlikte pikniğe gidecekti. Birkaç hafta önce babası eşliğinde, traktör kullanmasını öğrenmişti, bu yüzden traktörle gitme niyetindeydi. Annesine traktörle ilgili hiçbirşey söylememişti; haklıydı belkide. Zaten gitmesine pek razı değildi, bir de traktör eklenecek olsa, hiç göndermezdi. Kenan, şöyle düşünmüştü; babamdan pikniğe gittiğimi saklayacağım, ama babama haksızlık olmasın diye annemden de birşeyler saklamalıyım. Saklayacağı şeyi bulmuştu: traktör. Ertesi sabah, köy arabasının şehre doğru hareketiyle, Kenan da arkadaşlarına doğru hareketlendi. Hemencecik, Suphi'nin yanına varmıştı. Suphi hazırladığı azığı da yanına alarak, Kenan'la birlikte Necati'ye doğru yollandılar. Kenan da tüm hazırlıklarını tamamlamış, traktörü çalıştırmıştı. Artık yoldaydılar ve akşama kadarki, eğlenme planını konuşuyorlardı. Necati: -Traktörü almakla çok iyi ettik. Atlarla gidecek olsaydık, hem oraya daha geç ulaşırdık, hem de atların bakım ihtiyacı keyfimizi baltalayacaktı. Kenan, bu sözler üzerine, gaza bastı. Suphi müdahale ederek: -Biraz yavaş ol. Kullanmayı daha yeni öğrendiğini unuttun mu? Kenan, biraz daha bastı gaza. Yolda traktör sesi eşliğinde konuşurlarken, yolun bozuk ve dar kısmına girdiler. Kenan, yavaşlamıştı. Bir süre böyle gittiler. Necati: -Keşke atlarla gelseydik. Baksana buralarda, traktör hızı, ancak atların yürüyüşüne denk. Suphi'nin, -Ama yol bunu gerektiriyor, demesine kalmadan Kenan hızlanmıştı. Traktör zıplaya zıplaya ilerliyordu. Necati, söylediği sözlerden, pişman olmuştu. İşte bu hızla ilerlerken, sanki onların çok hızlı gittiklerini, yavaşlamaları gerkektiğini imalarcasına, bir karayılan, yol enince güneşleniyordu. Yılan uzun olmalıydı, çünkü ne kafası ne de kuyruğu gözüküyordu. Suphi bağırdı: -Yılan! Üçü de korku ve şaşkın bir halde ne yapmaları gerektiğini düşünüyordu. Kenan, yılanların sıcaklarda daha bir etkili olduklarını biliyordu, kısık sesle konuşuyordu: -Arkadaşlar, hani köpekten kaçtığımızda, o bizi kovalar; ancak, onun üzerine gittiğimizde kaçar ya... Necati ve Suphi, Kenan'a saçmalama der gibi baktılar. Kenan toparlamak zorunda kaldı: -Tamam, o köpek, bu ise yılan; ama ikisi de hayvan. Belkide benzer davranışları vardır. Yine de korktuğumuzu belli etmeyelim. Suphi fikrini açıkladı: -Biz traktörün üstündeyiz, bize ulaşamaz; bence traktörün tekerleğini üzerinde durdur. Necati: -Asıl önemli olan kafası. Kenan: -Merak etmeyin, ikisine de yetecek kadar tekerleğimiz var. Ama kafası gözükmüyor, şuradaki otların arasında olmalı, tekerleği oraya çıkaramam. Üstünde durayım, böylece hareket alanını kısıtlarız, sonra iner kafasını kırarız. Aynen dedikleri gibi, Kenan hızla gelerek, ustaca bir fren ile yılanı, tekerleklerin altında bıraktı. Yılan hareket edemiyordu. Ya kafası, ne taraftaydı acaba? Bir tarafa Necati, bir tarafa da Suphi inmişlerdi. Bu arada, birkaç tarla aşağıda, tarlasında çalışan İbrahim Ağa elleriyle birşeyler söylemeye çalışıyordu, sanki bir de bağırıyordu ama sesi ulaşmıyordu. Necati, herhalde ne olup bittiğini sormaya çalışıyor, diye düşünerek; ona yılanı ve onu öldürmeye çalıştıklarını tarif etmeye çalıştı. Adam, koşarak kendilerine doğru gelmeye başladı. Necati arkadaşlarına dönerek: -İbrahim ağa yardıma geliyor, az dayanın. Sonra, koca bir taş buldu ve kafası olmasa bile, yılanın sırtına indiriyordu. Yılan fazla dayanamayıp koptu, bu kopuşla birlikte, ortaya zayıf bir sıvı akmaya başladı. Kenan traktör üzerinden seslendi: -Bu kana benzemiyor sanki. Necati: -Galiba, zehir olmalı, amma da çok zehiri var, kimbilir ne kadar uzun? Suphi: -Necati, kopardığın taraf kuyruk kısmı olmalı, baksana kopan parça kaçmadı, dedi ve elindeki taşla, kendi tarafındaki kısmı kopardı. Bu sefer daha çok zehir akıyordu, ama bu parça da kaçmadı. İbrahim Ağa'nın sesi artık işitilir olmuştu. Bir yandan koşuyor, diğer yandan: -Ne yapıyorsunuz? diye bağırıyordu. Necati ona dönerek bağırdı: -Artık gelmene gerek kalmadı, parçaladık onu. Bu sırada Suphi, beti benzi atmış bir şekilde ve hızlıca konuşarak: -Necati, hemen traktöre bin. Sen de Kenan, basabildiğin kadar bas gaza. Arkadaşları telaşlanmıştı, yoksa onu yılan mı sokmuştu? Necati: -Ne oldu Suphi? -Sonra anlatırım, çabuk atla! -Ama İbrahim Ağa geliyor, durumu ona anlatsaydık, çok merak edecek. -Hayır! diye bağırdı Suphi. Kenan da şaşkındı. Suphi'nin dediğini yaptılar ve hızla ilerlediler... .... Birkaç dakika sonra, İbrahim Ağa, olay yerine geldi ve haykırdı: -Eşşoğlu eşşekler! Bunu niye yaptınız. .... Suphi, yol boyunca Kenan ve Necati'nin ısrarlı sorularına rağmen cevap vermedi. Piknik yerine geldiklerinde, hepsinin keyifleri kaçmıştı. İkisi, Suphi'ye dönerek: -Anlat hadi, ne oldu. Suphi'nin ağzından zar zor birkaç kelime çıktı: -O yılan değil, hortumdu! ------------------------------- M. Birgin (Eylül 2003) |
UYKU Uyku, başka bir aleme seyehattir; rüyalar bizi orada bekler. Uyku, güven verir. Çok korktuğumuz bir anda, uykuya dalınca, artık emniyetteyizdir sanki. Tekrar eski ortama dönmek istemeyiz. Bu anlamda uyku bir kaçış, sığınma alanıdır. Küçükken, uyuyacağım zaman, ışık kapanınca beni bir korku sarardı. Öyle ki, başımı battaniyeden çıkarırsam çok kötü şeyler olacak gibiydi, sanki bir canavar başucumda bekliyordu. Yaz günü bile olsa, battaniyeye sıkıca bürünürdüm. Terden sırılsıklam olurdum. O anda bu durumdan kurtulmanın tek çaresi vardı: uyumak. Ve uyku, en ihtiyaç hissedildiği anda gelmezdi. Hele bazen, gece bir şekilde uyanacak olsam: bu dayanılmaz bir korkudur. Hemen, "Anne!" diye seslenirdim ve eğer yanıt gecikecek olsa, bu kez ağlamaklı "Anne!" derdim. Müdahaleden sonraki tekrar uyuma girişimim, sanki bir kavgayı andırırdı. Hiç, bir nedenden ötürü uyumak zorunda iken uyuyamadığınız oldu mu? Bu nasıl acı verir değil mi? Gözlerinizi uzun süre kapalı tutarsınız, sağa sola kıvranır durursunuz; ancak başaramazsınız. Ertesi sabah bir sınav vardı. Bunu düşündükçe telaşlanıyor, telaşlandıkça da uykum kaçıyordu. Aklıma uyku ilacı geldi, ancak yoktu. Bir başka gece, uyumak istiyordum ancak başaramıyordum. Radyoyu açtım, öykü anlatılıyordu dinlemeye ve meraklanmaya başlamıştım. Acaba neler olacaktı. Az önceki uyuma isteğimin yerini uyumamak; uyuyamamanın yerini de uyuklamak almıştı. Uyumamak için direniyordum, öte yanan hikayenin nihayete ermesini istiyordum. Uyandığımda hikayenin sonunu düşünüyordum; aklıma gelmiyordu. Anlaşılan kaçırmıştım. Uyku, hiç beklemediğim bir anda beni vurmuştu. Ona sitem ettim. Uyku dengeli olmalıdır. Gerekenden az veya çok uyuduğunuzda, kendinizi yorgun hisseder misiniz? Ben, bu sorunun az kısmına katılıırım. İlkokulda, Hayat Bilgisi kitabında, bir öğrencinin günlük planı tablo şeklinde verilmişti. Onu dikkatle incelemiş ve birkaç hafta uygulamıştım, ardından zor gelmeye başladığı için kısmen uyguluyordum. Ancak, bu güne değin uygulayamamaktan kaçındığım bir madde vardı: uyku süresi 8 saat olmalıdır. Sanki bir inançmış gibi, içimde yer etti. Her ne kadar tabloda belirtilen başlangıç ve kalkış saatlerini uyduramasam da, bu sınırı minimum sınır olarak kendime belirledim ve eğer bu süreden birkaç dakika az uyuyacak olsam, günboyu kendimi kötü hissediyordum. Bulduğum ilk fırsatta bu eksikliği doldurmaya çalışıyordum. Zamanın önemli olduğu günlerde, hep, o kitabı hazırlayan yazarlara kızıyordum. Umarım, o tablo hâlâ orada değildir. --------------------------------- M. Birgin (Eylül 2003) |
O ANLAR! Şükrü Efendi, kibarlığı sonradan öğrenmişti. Ama ondan önemlisi, yeniliğe açık bir insandı. Bu anlamda televizyonda çıkan tartışma programlarını da izlemeyi ihmal etmezdi; hatta onları kaçırmaktan, kaçınırdı. Özellikle sanatçıları, artistleri en iyi bilen oydu, mahallede. Bu konudaki herhangi bir müşkülat, çözüme kavuşmadan yanından gidemezdi. Dizileri de iyi takip ederdi, Şükrü Efendi. Hoş, etmesin de ne etsin. Emekli olduktan sonra, yapacak birşey kalmamıştı. Önceleri işten şikayetçi olurken; şimdilerde işsizlikten yakınır olmuştu. Bu haline kendisi de şaşıyordu. İlgilenecek birşeyler bulamadığından mıdır nedir? insanların neden birbirlerine düşman olduğuna anlam veremiyordu. Herşeyi televizyondan görüyor; gördüklerini uygulamaya çalışıyordu. Gün geldi, artık her televizyon programlarını, dizileri izlemiyor; bakıp geçiyordu: çünkü, henüz ilk dakikada işin sonunu kestirebiliyordu. Artık çevresi de ona saygıda kusur etmemek için olağanüstü gayret gösteriyordu. Onunla konuşabilmek, randevu gerektirmeye başlamıştı. Kısaca Şükrü Efendi, Şükrü Bey olmuştu. Nedendir bilinmez, Şükrü Bey kendini büyük görmeye başladı. Artık herkesle görüşmek istemiyordu. Öte yandan Şükrü Bey'in bu değişikliğinin farkında ve bir zamanlar hem arkadaşı hem de komşusu olan Hüsamettin Efendi, şu an yalnızca komşuydu. Hüsamettin Efendi'nin televizyon izlemek yerine çocuklarla oynamayı, onlarla geziye gitmeyi yeğlemesi sebebiyle Şükrü Bey'e ayak uyduramadı. Şükrü Bey'in yavaş yavaş kendinden koptuğunu hissediyor; ama birşey yapamıyordu: demek ki, ayrı dünyaların insanlarıydılar! Şükrü Bey bir gün, lüks arabasıyla mahalleden geçerken, birden arabanın önüne 10 yaşlarında bir çocuk çıktı. Şükrü Bey, afallamış, ani fren yapmış ve yüreği ağzına gelmişti. Çocuğa demediğini bırakmadı, tokat atmak için, elini havaya kaldırdı, tam indireceği sırada arkadan bir el, elini tutmuştu. Bu Hüsamettin Efendi'den başkası değildi. Göz göze geldiler. Mahalleli izliyordu. Şükrü Bey, konuşmadan arabasına bindi ve gitti. Şükrü Bey, kendini kötü biçimde küçük düşmüş hissediyordu. Ufacık bir çocuğa bile dersini veremediğini düşünüyordu. Bir şekilde intikam almalıydı, çocuktan değilse bile, Hüsamettin Efendi'den; o olmasaydı herkesin önünde eli havada kalmayacaktı... Bu düşüncelerle, izlediği filmlerden de faydalanarak bir iftira bulmuş, ayrıntılarını planlıyordu. Mahalleli, Hüsamettin Efendi'nin etrafını çevrelemiş ona övgüler yağdırıyordu. Çocucuğun anne-babası minnettar kalmıştı. Hüsamettin Efendi, kalabalığın coşkusuyla coşarak, bir sır gibi sakladığı bir olayı anlatmaya başladı; zira artık mahalleli yanındaydı ve Şükrü Bey'den çekinmesine gerek yoktu. -Şu Şükrü denen adamın sonradan görme olduğunu hepimiz biliriz, diye başladı sözlerine. Birgün, çocuklarla kampa gidiyorduk, tabi velilerinden izin almak gerek. Şükrü'nün oğlu Murat da gelecekti, babasıyla konuşmaya gitmiştim. Vardığımda "Kara Murat" filmlerinden birini izliyordu. Durumu anlattım, olur dedi ve ekledi: -Bizim Murat, biraz yaramazdır, huzurunuzu bozmaya kalkarsa, herkesin içinde ona kızmayın, çok alıngandır; bunun yerine size söyleyeceğim şu şifreli cümleyi söyleyin, o anlar: "Baban, kafanı kıracakmış" deyin, dedi. Düşünebiliyor musunuz? "O anlar" dedi. Hüsamettin Efendi ve mahalleli gülmekten yerlere yatarken; hain planını uygulamaya gelen Şükrü Bey'de kulak misafiri oldu. Döndü ve gerisim geri evin yolunu tuttu. Ama nedense gülmedi! ------------------------------- M. Birgin (Eylül 2003) |
DİLENCİLER Hergün onlarca dilenci ile karşılaşıyoruz. Bu bizi rahatsız ediyor. Rahatsızlığımızın sebebi, onlara yardım edememekten değil; onların isteyen bakışlarından. Zaman zaman kızarız onlara: "buralarda oturup, dileneceğine, git çalış", deriz. Bazen onlara para veririz, bazen başka şeyler. Bazen onlara birşey vermekten kaçınırız ki; onlar başka bir iş yapsınlar. Aslında dilenciler, cesur insanlardır; aynı şeyi yaptığınızı düşünsenize, çok zor bir durum değil mi? Ama dilenciler herkesin içinde bunu başarabiliyor. Bu kadar zor bir iş nasıl sürdürülür? Halbuki, öyle değil; bu zorluk mesleğe ısınana kadar sürer. Geliri az olanlar, mesleğini ilerletmek isteyen dilenciler de vardır elbet; bunlar bir adım öteye giderek, evlere servise çıkarlar. Bunun anlamı şu olsa gerek, diğer dilenciler yalnızca oturup sizden birşey isterlerken; bakın ben, ayağınıza kadar geldim. Başka bir sebep de, çarşıda bir sürü insan vardır ya, bu yüzden dilencilere yardım etme konusunda yeterince alıngan olmayız, nasılsa birileri onlara birşeyler veriyor, deriz; ama şimdi artık yüzyüzesiniz ve topu başkalarına atamayacağınız anlamına geliyor herhalde. Bir adım daha ileriye gidenlerse, yardımcı argümanlar barındırırlar yanlarında, kimisi yarasını; kimisi de yavrusunu. Bazen onları değil de önlerinde birikmiş bozuklukları görürüz. Kimi yardımseverler(!) dilencilerle pazarlık yaparlar: bozuk param yok, bozabilir misin? derler. Ama dilenciler bu oyuna gelmezler: tavuk gelecek yerden kazı esirgerler. Bir esnaf anlatıyor: İşyerimizin yanında, birkaç dilenci dururdu, bozuk para sıkıntısı çektiğimizde, sağolsunlar yardım etmekten çekinmezlerdi. Bir akşam, iki dilenci gitmek için toparlanırlarken biri: -Bugün az kazandım, sadece 50 milyon, dedi Bunun üzerine diğeri, -İdare et dedi. Ben günboyu, çalışıyorum, onların topladığının ancak yarısını kazanabiliyorum; ne yalan söyleyeyim canım çekti. Acaba dilencilerin, kaçta kaçı gerçekten dilenecek kadar düşkün. Sallama bir değer vermeyelim ama, bir dilencinin devamlı surette dilenci olarak yaşaması gösteriyor ki, bu işi meslek haline getirmişlerdir. Öte taraftan, gerçekten bu kadar düşmüş, başka yol bulamayan dilenciler de yok değil. Ancak, yukarıdaki işgüzar dilenciler olmasa, bu samimi dilenciler çok daha azalacaktı. Şöyle ki, az sayıdaki dilenciye, toplum daha büyük yardımlar yapacaktı. ------------------------------ M.Birgin (Eylül 2003) |